Başkasına Ait Bir Markanın Yada Ticari İşletmenin Adının Alan Adı (domain) Olarak Kullanılması Haksız Rekabet

T.C.
YARGITAY
11. Hukuk Dairesi

E:2007/1677
K:2008/4071
T:28.03.2008

İnternet Alan Adı
Haksız Rekabet

Özet
Alan adlarına ilişkin bir yasal düzenleme bulunmadığından, bir alan adının başkasının marka, ticaret unvanı, işletme adı gibi korunan bir hakkını ihlal etmesi halinde, hak sahibi haksız rekabet hükümlerine göre dava açabilir.

    Madde 56 – Haksız rekabet, aldatıcı hareket veya hüsnüniyet kaidelerine aykırı sair suretlerle iktisadi rekabetin her türlü suistimalidir.

6762 s. Yasa m. 56

Taraflar arasında görülen davada (Ankara Sekizinci Asliye Ticaret Mahkemesi)’nce verilen 19.07.2006 tarih ve 2004/227-2006/320 sayılı kararın Yargıtay’ca incelenmesi davacı ve karşı davalı vekili tarafından istenmiş ve temyiz dilekçesinin süresi içinde verildiği anlaşılmış olmakla, dava dosyası için tetkik hakimi tarafından düzenlenen rapor dinlendikten ve yine dosya içerisindeki dilekçe, layihalar, duruşma tutanakları ve tüm belgeler okunup incelendikten sonra işin gereği görüşülüp düşünüldü:
Davacı-karşı davalı vekili, müvekkilinin 17.06.2002 tarihinde kurularak ticaret siciline kayıt edildiğini, şirketin mimari proje üretip uygulamak, dekorasyon, düzenleme işleri yapmak konularında faaliyet gösterdiğini, davacının yaptığı çalışmalar sonucunda m… proje unvanını aynı sahada faaliyet gösteren diğer işletmelerden ayırt edici hale getirdiğini, davalı şirketin ticaret unvanında yer almayan “m… proje” sözcüğünü içeren “M… proje com. tr.”yi alan adı olarak kullandığını, internet alan adının ODTÜ tarafından kullanılmasına izin verilmesinin ticaret unvanına saldırıyı ortadan kaldırmayacağını ileri sürerek, karşı davanın reddine, haksız rekabetin ve tecavüzün önlenmesine karar verilmesini talep ve dava etmiş ve ıslah dilekçesi ile de 15.000 YTL manevi tazminata hükmedilmesini istemiştir.
Davalı-karşı davacı vekili, müvekkilinin davacı şirketin daha önce 22.11.1998 tarihinde kurularak ticaret siciline tescil edildiğini, davalının mühendislik proje yapım alanında faaliyet gösterdiğini, “M… Proje com. tr.” ibaresini ODTÜ bünyesinde yetkili DNS yönetimine başvurarak alan adını kullanma hakkını iktisap ettiğini savunarak, davanın reddini istemiş, davacı-karşı davalının yaptığı haksız rekabetin önlenmesini ve ticaret unvanının sicil kaydından silinmesine karar verilmesini talep ve dava etmiştir.
Mahkemece, iddia, toplanan kanıtlar ve tüm dosya kapsamına göre, () alan adının davalıya yapılan tahsisinin iptal edildiği ve 23.11.2005 tarihi itibariyle davacı adına kaydedilerek 29.11.2010 tarihine kadar da geçerliliğini sürdüreceği, karşı davanın ise işlemden kaldırılarak süresinde yenilenmediği gerekçesiyle, asıl dava yönünden davanın konusuz kalması sebebiyle karar verilmesine yer olmadığına, karşı dava yönünden ise açılmamış sayılmasına karar verilmiştir.
Kararı, davacı-karşı davalı vekili temyiz etmiştir.
Davacı vekili, müvekkilinin tescilli ticaret unvanının ayırt edici unsuru olan “m… proje” ibaresinin davalı tarafından alan adı olarak kullanılması suretiyle haksız rekabet yaratıldığını iddia etmiştir.
Dosyada mevcut belge ve yazışmalardan “M… Proje com.tr”de oluşan alan adının dava tarihinde davalıya tahsis edildiği, ancak, yargılama sırasında bu tahsisin iptal edilerek 23.11.2005 tarihi itibariyle de davacıya tahsis edildiği anlaşılmaktadır.
Türkiye için kullanılan “tr” ülke kodlu alan adları ODTÜ “tr” Alan Adı Yönetimi tarafından tahsis edilmektedir. Alan adları yürürlükteki mevzuatlarda düzenlemediğinden, TTK’nın 5715. maddesindeki “işaret” ve “tanıtma vasıtalar” olarak nitelendirilip değerlendirilmesi gerekir. Öte yandan, alan adları her ne kadar belli bir organizasyon ve kurallar çerçevesinde ODTÜ “tr” Alan Adı Yönetimi tarafından tahsis edilip, itiraz ve yönetim işlemleri de anılan kuruluş tarafından yerine getirilmekte ise de, bir alan adı başkasının marka, ticaret unvanı, işletme adı gibi koruma haklarını ihlal etmekte ise, hak sahibi, alan adını veren kuruluş nezdinde itiraz edebileceği gibi, hakkının korunması için mahkemeye de başvurabilir. Alan adlarına ilişkin bir yasal düzenleme bulunmadığından, alan adının korunan bir işareti ya da hakkı ihlal etmesi halinde TTK’nın 56. vd. maddelerine dayalı haksız rekabetin tespiti ve önlenmesi davası açılması mümkündür ve alan adı tahsisine yetkili kuruluş bu yetkisini kanundan almadığından dolayı, tahsis edilen alan adının sicilden terkin edilinceye kadar olan kullanımında haksız rekabet oluşturması mümkündür.
Somut uyuşmazlıkta, davacı adına tescilli ticaret unvanının ayırt edici eki “M… Proje” davalı adına tescilli ticaret unvanının ayırt edici eki ise “m…” sözcükleridir. Bu bakımdan, davalının unvandaki “m…” sözcüğü yerine davacı unvanının esaslı unsuru olan “m… proje” ibaresini alan adı tanıtma vasıtası olarak kullanması TTK’nın 56. vd. maddeleri uyarınca haksız rekabet oluşturur.
Her ne kadar, davalıya tahsis edilen “M… Proje.com.tr ” alan adı yargılama sırasında ODTÜ Alan Adı Yönetimi tarafından iptal edilmiş ise de, söz konusu tahsisin iptaline rağmen, davalı gazetede yayımlanan iş ilanlarında elektronik yazışma adresi olarak “M… Proje” ibaresini kullanmaya devam ettiğine göre, davacının anılan ibarenin kullanımının haksız rekabet oluşturduğunu mahkeme kararıyla tespiti ve önlenmesini istemekte hukuki yararı bulunmaktadır. Bu bakımdan alan adı tahsisi iptal edildiğinden konusu kalmayan haksız rekabete yönelik dava hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına ilişkin mahkeme kararı gerekçesi yerinde değildir.
Öte yandan, davacı 28.04.2006 tarihli ıslah dilekçesi vererek harcını ödemek suretiyle başlangıçta saklı tuttuğu manevi tazminat isteminde de bulunduğu halde, bu istemin de ıslah kapsamında değerlendirilemeyeceği gerekçesiyle reddi dahi isabetsizdir.
Bu bakımdan, işin esasının incelenerek hasıl olacak sonuca göre bir karar verilmesi gerekirken, kararda yazılı gerekçelerle asıl dava yönünden konusu kalmayan haksız rekabet davası hakkında bir karar verilmesine yer olmadığına ve manevi tazminat davasının reddine karar verilmesi doğru görülmemiştir.
Sonuç: Yukarıda açıklanan nedenlerle davacı (karşı davalı) vekilinin temyiz itirazlarının kabulü ile asıl davaya ilişkin mahkeme kararının (BOZULMASINA), ödediği temyiz peşin harcın isteği halinde temyiz edene iadesine, 28.03.2008 tarihinde oybirliğiyle karar verildi.

 

T.C.
YARGITAY
Hukuk Genel Kurulu

E:2007/1
K:2007/1 BİDAYET
T:13.06.2007

TAZMİNAT

Özet
Olayda, yukanda açıklandığı üzere cezai sorumluluğu tesbit eden bir karar İbraz edilmemiş bulunduğundan, dava dilekçesi örneğinin davalıya tebliğ edilmesine, duruşma yapılmasına gerek kalmaksızın ve işin esasına girilmeksizin dilekçenin reddi gerekir.
Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 09.04.1975 gün ve bidayet 1975/1 esas, bidayet 1975/1 karan ile 11.10.2000 gün ve bidayet 2000/6 esas, bidayet 2000/6 karar; 26.02.2003 gün ve bidayet 2003/1 esas, bidayet 2003/1 karar sayılı kararlarında da vurgulanmıştır.

Davacılar Halil Hilmi Müftüoğlu ve Tarkan Yavaş imzalı 21.05.2007 tarihli dava dilekçesi ile; “Davalı MEHMET HULUSİ ÖZEK Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyesidir. Davalı kendi dairesinde temyiz incelemesinde bulunan 2006/2934 Esas sayılı “Bilim Araştırma Vakfı Davası” hakkında hiç olmayan bir ilamı varmış gibi göstererek Anadolu Ajansı muhabirine sahte bilgi sızdırmıştır.Davalının bu eylemi Görevi kötüye kullanma (TCK 257), Göreve ilişkin sımn açıklanması (TCK2S8), Gizliliğin ihlali (TCK.285), Yargı görevini yapanı etkileme (TCK 277), Adil yargılamayı etkileme (TCK 288) suçlarını oluşturmaktadır. 18.05.2007 Cuma günü -akşam saatlerinde Hürriyet Gazetesinin internet sitesi başta olmak üzere bazı internet sitelerinde ve 19.05.2007 Cumartesi günkü gazete nüshalannda -Anadolu Ajansı kaynak gösterilerek- kamuoyunda BA V (Bilim Araştırma Vakfı) Davası olarak bilinen dava ile ilgili bir haber yayınlanmıştır. (EK-1: Gazete ve internet haber kupürlerijSöz konusu haberde özede Yargıtay 8. Ceza Dairesinin, İstanbul 2. Ağır Ceza Mahkemesince verilen BAV Davasının zamanaşımı nedeniyle ortadan kaldın/ması karannı bozduğu iddia edilmiştir.Oysaki böyle bir karar ortada yoktur. Söz konusu davanın savunma avukatlannca yapılan araştırmalar neticesinde, dava hakkında YARGİTAY 8. CEZA DAİRESİ’NCE HENÜZ HERHANGİ BİR KARAR VERİLMEMİŞ OLDUĞU anlaşılmışbr. Yargıtay’ın internet sitesi üzerinden yapılabilen dosya sorgulamasında da ilgi/i dosyanın halen incelemede olup “SONUÇLANMADIĞI” görülmüştür. (EK-2 : Yargıtay’ın resmi sitesindeki dosyanın halen sonuçlanmadığını gösteren çıktı)Söz konusu düzmece haberi hazırlayan Anadolu Ajansı muhabiri de kendisinin herhangi bir Yargıtay İlamı görmediğini, kendisine bu bilginin sözlü olarak verildiğini ifade etmiştir.Ortada herhangi bir Yargıtay ilamı bulunmadığı halde, sanki varmış gibi bunu Anadolu Ajansına aktaran kişi Yargıtay 8. Ceza Dairesi üyesi MEHMET HULUSİ ÖZEKVr. MEHMET HULUSİ ÖZEK, tamamen kendi kişisel düşüncelerinden ibaret olan (gerçekte hiç varolmayan) bir metni resmi bir belgeymiş gibi lanse ederek suç işlemiştir. Davalının bu eylemi Görev/kötüye kullanma (TCK 257), Göreve ilişkin sımn açıklanması (TCK2S8), Gizliliğin ihlali (TCK28S), Yargı görevini yapanı etkileme (TCK 277), Adil yargılamayı etkileme (TCK 288) suçlannı oluşturmaktadır.AA ajansı muhabirinin bu suçla ilgili olarak dinlenmesi ve nasıl ve hangi yollarla YARGITAY 8. CEZA DAİRESİÜYESİMEHMETHULUSİÖZElCfe bağlantıya geçtiğinin apğa gkanlması gerekmektedir.Henüz Yargıtay tarafından bir karar verilmemiş olmasına rağmen karann bozulduğu yönünde bir haberin yayınlanması tümüyle TEMYİZ İNCELEMESİNDE BULUNACAK YARGITAY 8. CEZA DAİRESİ ÜYELERİNE BASKI YAPILMASI VE ÜYELERİN ETKİ ALTINA ALINMASI amacına matuftur. Çevresinde sof ideolojiye olan sempatisiyle tanınan davalı MEHMET HULUSİ ÖZEKln böyle davranmasının nedeni BAV Camiasının miltiyetçi-mukaddesatç görüşlerine karşı olan ideolojik husumetidir. Davalı, milliyetçi ve mukaddesatçı görüşleriyle bilinen gazeteci, yazar, siyaset adamlannın dosyalannda ideolojik kararfanyla maruftur. Bunu görmek için MEHMET HULUSİ ÖZEK hakkında internette bir araştırma yapılması yeterlidir. Yargıtay mensuplarına saygı ve güvenimiz sonsuzdur. Ancak, Yargıtay tarafından habere konu davayla ilgili herhangi bir karar verilmemesine rağmen böyle bir karann verildiği yönünde bir haber yapılmıştır. Bu haber ülke çapında büyük bir sansasyon meydana getirmiştir Bu şartlar altında yapılan söz konusu yayının yapılmasının suç olduğu ise aşikardır. ‘Bazı internet sitelerinde bu yayınların maddi menfaatler karşılığında yapıldığına veyahut yaptın İdi gına dair haberler bulunmaktadır. Bu nedenle olayın bu yyonüyte ite araştırılması gerekmektedir. Söz konusu olayda bir Yargıtay mensubunun adının geçiyor olması konunun etraflıca soruşturulmasını engellememelidir. “İfadelerine yer vererek davalının keyfi Ur tutumla Anayasaya, Hukuka ve Adalete aykın davrandığını ileri sürerek, HUMK. nun 573. ve sonraki maddelerine dayanılmak suretiyle tazminat isteminde bulunulmuştur.
Dava, HUMK. nun 573. maddesine dayalı tazminat istemine ilişkindir.
Davacılar Halil Hilmi Müftiioğlu ve Tarkan Yavaş; davalı İse, Yargıtay 8. Hukuk Dairesi Üyesi Mehmet Hulusi Özektir.
Hemen belirtilmelidir ki, Genel olarak kamu hizmetlerinin ifasından dolayı Kamu Tüzel Kişilerinin sorumluluktan hizmet kusuruna, ajanlannki ise, onlann kişisel kusurlarına tabi tutulmuştur. Hakimlerin Anayasa teminatı (Madde 138/1-2) altında bulunan bağımsızlığı, idare hukukunda Devletin ajanlann faaliyetlerinden sorumluluğunu tayin eden hizmet kusuru ölçüsünün hakimler yönünden uygulanmasına olanak vermez. Türk pozitif hukuku, ilke olarak, yargı fonksiyonunun ifa edilmesi dolayısıyla Devletin sorumlu tutulamayacağı esasını benimsemiştir.
Yargı yetkisinin özellikleri, hakimlerin kişisel sorumluluğunda özel bir sorumluluk düzeninin uygulanmasını zorunlu kılmıştır. Zira, yargı görevinin bağımsızlık ve tarafsızlık içinde aksatılmadan yerine getirilmesi esastır. Gerçekten, hakimlerin diğer Devlet Memurlarının tabi bulunduktan sorumluluk esaslanna bağlanmalan, yaptıktan her işlemin aleyhlerine bir tazminat davasına yol açabileceğini düşünmelerine ve bunun sonucu olarak tereddüt içinde kalmalanna yol açabilir. Şu da belirtilmelidir ki, adaletin gerçekleşmesi Hakim hakkında sorumsuzluk müessesesinin kabulünü gerektirmez. Hakimler, verdikleri kararlardan dolayı ilke olarak sorumlu tutulamaz iseler de, Ceza Hukuku açısından sorumlu olan Hakimlerin Hukuki sorumluluklannın benimsenmesi de Hukuk mantığının doğal sonucudur. Ancak, hakimin hukuki sorumluluk halleri benimsenirken, yargısal faaliyetten ibaret olan esas görevinin aksatmamasına büyük özen gösterilmesi zorunludur. Gelişigüzel bir sorumluluk sisteminin benimsenmesi, hakimin bağımsızlığını ve tarafsızlığını tehlikeye düşürebilir.
Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu, bu düşüncelerin ışığı altında Hakimin bağımsızlığı kadar, tarafsızlığını da güvence altına almak amacı ile onun Hukuki sorumluluğunu sınırlı hallerde kabul etmiş ve aynı zamanda sorumluluğun tesbitini özel bir usule tabi tutmuştur.
Hakimlerin sorumluluğu Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ila 576.maddelerinde düzenlenmiştir. Hukuk Genel Kurulu’nun 14/11/1970 gün ve 186/623 sayılı kararında da belirtildiği üzere, anılan yasa hükümlerinde, dava sebepleri tahdidi olarak gösterilmiş, görevli merciler özel suretle belirtilmiş, dava sabit olmadığı takdirde davacının para cezası ve tazminat ile sorumlu tutulması emredilmiştir. Bu hükümler, Hakimin vicdani kanaatindeki bağımsızlığını, yargı erkinin herhangi bir etki altında kalmamasını ve adalete güven duygusunun sarsılmamasını temin amacıyla Yasaya konulmuştur. Gerçekten, Hakimlerin hukuki sorumluluktan nedenine dayanan davalar özel usul ve müeyyidelere bağlanmadığı takdirde, ilgililerce kötüye kullanılarak Hakim hakkında red sebepleri ihdas edilmesi kolaylaşacak, mahkemelerin gereği gibi çalışmasına ve adaletin selametle dağıtılmasına halel gelebilecektir. 8u itibarla, söz konusu özel hükümler hem meydana gelecek zararlı durumu düzeltip tamir etmek, hem de haksız davalan önlemek amacıyla kabul edilmiştir.
Yargıtay Üyelerinin de geniş anlamı ile ve genel olarak “Hakim” kavramının kapsamına girdiğinde tereddüt olunamaz. Yukanda Hakimlerin hukuki sorumluluklan açısından değinilen genel esaslann Yargıtay Üyeleri için de geçerli olduğu ve diğer Devlet Memuriannın tabi oldukları görevden sorumluluk hakkındaki genel kurallara tabi tutulamayacaktan tartışmayı gerektirmeyecek kadar açıktır. O halde, Yargıtay Üyelerinin de, Yasalarla belirlenen sınırlı hallerde görevlerinden dolayı Hukuken sorumlu olduklannın kabulü gerekir.
2797 sayılı Yargıtay Kanunu’nun 13/2.maddesi özel kanunlarında belirtilen kimseler aleyhindeki görevden doğan tazminat davalanna bakmayı Yargıtay’ın görevleri arasında saymış, aynı Kanunun 15/3. maddesi de, yargılama görevi özel kanunlannca Yargıtay Genel Kurulu’ na verilen kişilere ait davalara ilk mahkeme olarak bakılacağını öngörmüştür. Yargıtay Kanunu, bu hükümlerle, davalara bakacak merciyi göstermiş, ancak onlann hangi hallerde sorumlu tutulacaklannı özel olarak tesbit etmemiş ve diğer hakimler hakkındaki kurallara da gönderme yapmamıştır.
Bu konuda, Bidavet Mahkemesi Hakimleri hakkında düzenlemede bulunan Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunu’nun 573 ve müteakip maddelerindeki sorumluluk hallerinin Yargıtay Üyeleri hakanda da uygulanıp uygulanılamayacağı üzerinde durulmalıdır. Bu maddelerde, Yargıtay Üyelerinden söz edilmediğinden, 573. maddedeki “Hakim” sözcüğünün de sorumluluk nedenleri açısından sadece 575/2. maddede sayılanlan hedef tuttuğunun kabulü gerekir. Zira, 573. ve bunu izleyen maddelerin tedvini sırasında mahalli mahkeme Hakimlerinin sorumluluk sistemi içerisinde Yargıtay Üyelerine değinilmediği ve onlar hakkında düzenlemede bulunulmadığı halde, 573. maddedeki “Hakim” sözcüğünün sorumluluk nedenleri bakımından Yargıtay Üyelerini de kapsamına aldığının düşünülmesi, yorum kuradan ile bağdaşonlamaz. Bu açıklamalardan, Hukuk Usulü Muhakemeleri Kanunundaki sorumluluk hallerinin Yargıtay Üyelerini kapsamadığı sonucuna varmak gerekir. Aşağıda değinileceği üzere Anayasa’nın Yargıtay Üyelerinin görevden dolayı cezai sorumluluklarının tesbitini bir Anayasa müessesesine bağlamış olması da, bu düşünceyi ayrıca doğrular. Diğer taraftan, usulün 573. ve müteakip maddeleri istisnai ve sınırlı bir alanla düzenlemede bulunduğundan, kıyas yolu ile uygulama alanının genişletilmesi de mümkün değildir. O halde Yargıtay Üyeleri hakkında hangi hallerde görevden dolayı tazminat davası açılabileceğinin Yasa ile belirlendiğinden söz edilemez. Bu durum karşısında, sorun, temel düzeni oluşturan Anayasa ve genel ilkeler esas alınarak çözümlenmelidir.(Y.H.G.K.14.11.1970 tarih ve 1970/186 E-623 K).
Yasalann uygulanmasında, T.C.Anayasa’sının 11. maddesinde öngörülen Anayasa’nın üstünlüğü ilkesinin sonucu olarak, onlann, Anayasa ilkelerinin ışığı albnda değerlendirilmesi, yorumlanmalan zorunludur. T.C. Anayasa’sının 148/3.maddesinde, Anayasa Mahkemesi, Yargıtay, Danıştay, Askeri Yargıtay, Askeri Yüksek İdare Mahkemesi Başkan ve Üyelerini, Başsavcılarını, Cumhuriyet Başsavavekilini, Hakimler ve Savalar Yüksek Kurulu ve Sayıştay Başkan ve Üyelerini görevleri ile ilgili suçlarından dolayı yargılama görevi Yüce Divan sıfatı ile Anayasa Mahkemesine verilmiştir. Bu hükümle güdülen amaç, kuşkusuz yargılanacak kişinin gördüğü işin önem ve özelliği itibariyle özel bir Anayasa güvencesi sağlamak ve kişileri değil, müesseseleri korumak olup, doğrudan doğruya kamu düzenini ilgilendirmesi nedeniyle Yüce Divan’da yargılanması gereken kişinin bundan feragati de hukuki sonuç doğurmaz.
Bu açıklamaların sonucu olarak, usulen görevli merci tarafından görevle ilgili suçtan cezai sorumluluk yönünden bir karar verilmeden, Yargıtay Üyeleri hakkında Hukuk Genel Kurulu’nda ağlan tazminat davasının görülmesine olanak bulunmadığının kabulü gerekir. Nasıl ki, az önce de açıklandığı üzere, Yüce Divan’da yargılanması gereken bir kişinin bundan feragati hukuki sonuç doğurmuyorsa, asli görevi yasalann ülkenin her yerinde ayni biçimde ve dolayısıyla eşit olarak uygulanmasını sağlamak olan Yargıtay Üyeleri de, hukuki sorumluluklannın tabi olduğu usulden vazgeçemezler.
Olayda, yukanda açıklandığı üzere cezai sorumluluğu tesbit eden bir karar İbraz edilmemiş bulunduğundan, dava dilekçesi örneğinin davalıya tebliğ edilmesine, duruşma yapılmasına gerek kalmaksızın ve işin esasına girilmeksizin dilekçenin reddi gerekir.
Aynı ilkeler Hukuk Genel Kurulu’nun 09.04.1975 gün ve bidayet 1975/1 esas, bidayet 1975/1 karan ile 11.10.2000 gün ve bidayet 2000/6 esas, bidayet 2000/6 karar; 26.02.2003 gün ve bidayet 2003/1 esas, bidayet 2003/1 karar sayılı kararlarında da vurgulanmıştır.
SONUÇ: Yukanda açıklanan nedenlerle, dava dilekçesinin esasa girilmeden REDDİNE, 67.10 YTL. nisbi harcdan 13.10.YTL red haranın mahsubu ile, arta kalan 54.00 YTL harcın istek halinde davacıya iadesine 13.06.2007 gününde oybirliği ile karar verildi.